top of page
Yazı: Blog Yazısı Galerisi

NEDEN OKUMUYORUZ?

Yazarın fotoğrafı: Edebiyatçı Kız
Edebiyatçı Kız
8 Ağu
3 dakikada okunur

Konuşmak, önemli bir iletişim biçimidir ve takdir edersiniz ki birçok kimse iletişimini konuşarak sürdürmekten keyif alır. Peki ya yazmak? Hadi yazmayı şimdilik bir kenara bırakalım, görüyorum ki bazılarımız kendini kısa yoldan ve daha zahmetsiz bir şekilde anlatmak istiyor ve bu yüzden yazmak onlara çok da cazip gelmiyor. Peki okumak öyle mi? Size anlatılanı dinlemekten farksızdır aslında yazılmış olanı okumanız. En azından yazmaktan daha zahmetsizdir diyebiliriz bence. Buna rağmen okumaktan çok da keyif almıyoruz bana sorarsanız.


Sadece bir kitaptan bahsetmiyorum. Aynı durum karşımıza çıkan herhangi bir belgede yazanlar ya da sosyal medyada gördüğümüz o uzun paragraflar için de geçerli. Uzun yazılar gördüğümüzde çoğumuz okumaktan kaçıyoruz, bazen onları okumak zorunda kaldığımızda ise acı çekerek kaderimize razı oluyoruz adeta. Kaldı ki zorla okuduğumuz şeyleri de içeriğe değil de yazıyı bitirmeye yönelik okuduğumuz için ise konuyu asla anlamıyoruz. Belki de okuduğunu anlamama problemimizin en önemli sebebi de yaptığımız bu aceledir.


Bu durum takdir edersiniz ki Edebiyatçı Kız’ın da her zaman dikkatini çekiyordu, şu anda okuduğunuz yazımızda ise bu konu üzerine konuşuyoruz.


En başında çoğumuz günlük işlerimizle o kadar yoğunuz ki kendi işlerimizden bir an olsun kafamızı kaldırıp elimize bir kitap alamıyoruz. Zihnimiz o kadar çok yoruluyor ki gün sonunda yeni bir şey okumaya yoğunlaşamıyoruz. Gün içinde zaman ayırmayı başarabilecekler ise günümüzde kullandığımız akıllı telefon ya da televizyon gibi teknolojik cihazların da etkisiyle ya okuduklarımıza yeterince odaklanamıyor ya da daha okuyacak bir şey dahi bulmaya çalışmadan okumaya ayrılacak zamanı farklı bir etkinlikle -zaten yoğun hayat temposunda arkadaş buluşmaları, film izlemek vb. şekilde- değerlendirmeyi tercih ediyor çünkü doğru kitabı, ilgi alanlarına hitap edecek metinleri bulamıyor. Hâl böyle olunca da gördüğü, okuması gereken her metne isteksiz yaklaşıyor.


Aslında bu soruyu bizden biraz daha büyük nesillere sorduğumuzda ise bu isteksizliğin sebebi konusunda biraz daha farklı bir veri elde ediyoruz: Örneğin ailelerimiz öğrencilik yıllarında henüz işlenmemiş konuları ders kitaplarından okuyarak yeri geldiğinde onları anlatmak gibi bir sorumluluğa sahiplermiş. Dolaysıyla eğitim sistemindeki bu denli ezberci mantık, öğrencileri de okuma etkinliklerinin her çeşidinden soğutuyor. O dönemin bu ödevlerinin de etkisiyle kitap okumaya halen mesafeli duran ebeveynlerin çocukları da evinden kitap okuma alışkanlığına sahip bireyler görmediği için o da okumanın belki de kendisi için çok keyifli bir alışkanlık olabileceğini keşfedemiyor. Küçük yaşta okuma sevgisi kazanmayan çocuklar da haliyle arkadaş çevresini etkileyebiliyor ve bu olaylar, bu şekilde birbirini etkilemeye devam ediyor.


Kaldı ki günümüzde ortaya çıkmış “konuşma sınavı” kavramı ile aynı durum bizim neslimiz için de geçerli olmaya başladı çünkü bazı öğretmenlerimiz konuşma sınavlarında hakkında sorular cevaplanması üzere kitaplar okutuyorlar, bunu da bir ödev olarak düşünebiliriz. Sonuçta her ikisi de aynı yere varıyor: Öğrencilik döneminde zorla yaptırılan kitap okumaları, gelecekte bireylerin kendi isteğiyle kitap okumasının önünde büyük bir engel oluyor. Bu şekilde insanlar kitapları ve onların konularını zorla okuduklarından ibaret sandıkları için kendilerine uygun kitaplar olduğunu da maalesef göremiyorlar. 


Okulda bu konuyla ilgili benim yaşadığım bir deneyim ise 11. sınıftaki edebiyat öğretmenimizin, branşının altını çizerek söylüyorum, bizden artık kitap okumayı bırakmamızı istemesiydi. Bunu okurken sorgulamış olmanız çok normal, ben dahi bu cümleyi ilk duyduğumda gerçekten şaşırmadan edemedim. Bizi kitap okumaktan alıkoyan sebep ise bu sefer gireceğimiz üniversite sınavıydı. Yani bizim dönemimizin eğitim sistemi belki ebeveynlerimizin döneminde olduğu kadar ezberci değildi ama bizden öğretmenlerimizin dahi kitap okumayı bırakıp paragraf sorusu çözmemizi istediği bir sistem oldu. Söylemeden edemeyeceğim, bu isteğin ne kadar mantıklı olup olmadığı bana göre hala tartışılır. Sekizinci sınıfta LGS’ye hazırlanırken okulumuzdaki her dersin başında hemen hemen istisnasız yapılan on dakikalık kitap okuma saatlerinden ne kadar verim aldığımı hatırlıyorum, belki de bu sayede sınavda Türkçe bölümünden hiç yanlışım çıkmadı.


Yani demem o ki bizi okumaktan alıkoyan pek çok sebep var şöyle bir düşününce. Bu, kimimiz için işi ya da okulu olabilirken kimimiz için ise kitapların dünyasını henüz keşfedememiş olmak bile olabilir. Ama bir de şu var ki bahane arayan kişi illaki en az bir tane bulur. Bir insan yapmak istediği şeyi kafaya koyduysa onu zaten zorluklara bakmaksızın yapar.


Sonuç olarak benim sizden isteğim şudur ki bugün elinize incecik de olsa sevebileceğiniz bir konuyu anlatan bir kitap alın ve okuma denemelerinize on dakika için bile olsa başlayın.


Sözlerimi çok sevdiğim bir film olan “Ölü Ozanlar Derneği”nden şu repliklerle bitirmek isterim: Orada edebiyat öğretmenimiz John Keating der ki öğrencisi Todd Anderson’a:

—   Kitap okuyor musunuz, Bay Anderson?

Todd da ona şöyle karşılık verir:

— Okumuyorum, eksikliğini de hissetmiyorum.

—     Ama biz hissediyoruz.

Dolaysıyla kitap okuduğunuzda edineceğiniz kültürel birikim topluma fazlasıyla katkı sağlayacaktır! :)


(Edebiyatçı Kız’dan küçük bir öneri: Eğer bulabilirseniz sevdiğiniz filmlerin kitaplarıyla da başlayabilirsiniz. Ayrıca lafını etmişken Ölü Ozanlar Derneği’ni de izleyin, izlettirin efendim. Olmadı kitabını da okuyabilirsiniz!)


Yorumlar


  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter

©2022, Gitap Edebiyat tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page